BİR AYRILIK, BİR YOKSULLUK, BİR ÖLÜM

 

Bazı türküler var. Hani her dinlediğinizde sizi alıp götürür memleketinize…  Ananızın dizinde o  saçlarınızı okşarken bulursunuz bir anda kendinizi.  İçinizde bir göç başlar. Bir anda bulunduğunuz oda Anadolu kokar. O koku öyle bir kokudur ki genzinizi sızlatır. Öyle bir hasret kaplar ki içinizi, dayanmak zor olur.

 

Bir türkü düşünün ki her duyduğumda eğer yalnızsam, ağlatır beni…  Etrafında birileri varken ağlayamaz çünkü insan kolay kolay.  Sanki benim için yazmış dersiniz ozan bu satırları. Hele bir de müziği öyle bir oturmuştur ki şiirin üstüne, etle tırnak gibi. Birbirinden ayırırsanız ağrıtır, acıtır, yarım kalır.

 

Çocukluğumdan beri saz çalarım. En iyi arkadaşımdır belki de sazım. Dili yok ama ne hikayeler anlatır bana bir bilseniz. Beni bana anlatır. Hatalarımı, acılarımı, sevinçlerimi , kalp kırıklarımı, kalp kırdıklarımı, keşkelerimi, amalarımı, sevdalarımı, yalnızlığımı, kalabalığımı… Her şeyi…

 

Geçenlerde bir yerde konusu geçti, yıllardır saz çalarsın, en sevdiğin türkü hangi türkü diye sordu birisi. Hiç düşünmeden , hiç beklemeden, ertelemeden söyledim :

‘Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.’

Karacoğlan kalbinin sızısını şiirine işlemiş sanki. ‘Kitap gibi şiir’ desem yeri :

 

Gele gele geldik bu kara taşa

Yazılan gelir sağ olan başa

Hasret ettin bizi kavim kardaşa

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.

 

Nice sultanları tahttan indirdi

Nicesinin gül benzini soldurdu

Nicelerin dönmez yola gönderdi

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.

 

Karac'oğlan der ki, kondum, göçülmez

Acıdır ecel şerbeti, içilmez

Üç derdim var, birbirinden seçilmez

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.

 

 

İnsanın belini büken, içini yakan, özünü bir köşede yapayalnız bırakan 3 ahval :

Ayrılık, yoksulluk, ölüm.

Belki sesteş değil üçü ama hepsi anlamdaş gibi…

 

Binlerce yıldır filozofların  tartışıp durduğu şeyleri bir şair gelir üç kelimeyle özet geçer gider işte.
Bir de Muharrem Ertaş Usta saza döker, havalandırır. ‘Aman aman’ derken ciğerindeki nefesi şaha kaldırır. Ardından Neşet usta alır eline sazı. Kayda geçirir.

Size de dinleyip ‘düşünmek’ düşer.

 

Dünyada ‘hüzün’ diye bir duygu unutulmuş olsa, hüzne dair her şeyi silseler sonra birisi durduk yere sazı eline alsa, bu türküyü söylese, ömrü hayatında hiç tatmadığı, bilmediği duyguyu, yani hüznü tadar, hisseder. Bu türkü, bu sözler hüznün nüvesinden filizlenmiş, hüznün kök hücresi gibi. Nereye koyarsanız koyun ‘kalbi olan adama’ hüzün getirir.

 

Bir çok usta dillendirmiştir bu türküyü. Ama sadece Neşet usta tat verir gönlüme. O söylerken ‘yoksulluk’ demez, ‘yoksuzluk’ der. Ve bir röportajında anlatır neden yoksuzluk dediğini : ‘Anadolu halkı o kadar fakirdi ki, ‘yoksulluk’ kelimesi bile bu betimlemeye uymuyor.’

Yani ‘yok’ bile yok… 

 

Hadi kapatın bu yazıyı şimdi. Yalnız kalın kendinizle… Neşet Usta’dan dinleyin bu türküyü ayrılık, yoksulluk ve ölüm gelmeden…

 

Emre ÇALIŞKAN

13.06.2020

NEŞET.jpg